bu yalnızca bir deneme yazısıdır..
Deneme
Bu yazımda sizlere Haruki Murakami’nin “Zemberekkuşu’nun güncesi” isimli kitabından bahsedeceğim.
Kitabın başkahramanı olan Toru Okada,alışılagelenin aksine sürekli ev işleriyle ilgilenen,usta bir ahçı gibi yemek hazırlayan kendi halinde bir adam olarak karşımıza çıkıyor.Karısı da çalışarak evi geçindiriyor.
Kendi halinde sıradan bir yaşam sürerlerken bir gün evin kedisi kayboluveriyor.Bunun üzerine esrarengiz olaylar dizisi birbirini takip ederken,okuyucuyu da bu serüvenin derinliklerine çekiyor.Hikayenin içerisinde bulunan kuyunun Toru Okada’yı kendi içine çektiği gibi okuyucu da okudukça kitabın satırları arasındaki çekim kuvvetine kapılıveriyor.
Murakami’nin betimlemeleri,benzetmeleri,insan psikolojisini analiz edişi ve bunu düşünce-davranış ekseninde aktarşı sanırım sizlerin de hoşuna gidecektir.
Binlerce sene kaç kavim yaşadı yeryüzünde,kaç coğrafyaya yayıldılar,su aynı suydu,toprak aynı toprak.Kaç dil konuşuldu bilinmez.Kutsadıkları,lanetledikleri,istedikleri,istemedikleri oldu hepsinin de.Tanıştılar metruk bir yerde önce.Her biri ötekiydi bir diğerinin nazarında.Bakış bu ya;ne zararı var diyemezdi tabii!Kesin bir zararı dokunacaktı birinin bir diğerine!
Dokundu da!Suyu biri sahiplendi.Öteki toprak benim dedi.Bahçeler kuruldu sınırlar çekildi.Girmesindi kimse kimsenin bahçesine,evine.İlk gelen “benim” diyerek aldı kendisine ait olmayanı.Zimmetine geçirdi su kaynağını,toprak parçasını,dağı,taşı,ovayı.Zarar göreceğim korkusu göreceği zarardan daha büyük infial ve katliamlara sebep oldu.Bahçeden belki bir elma düşecekti ötekinin nasibine,fakat bir elma düşeceğine kırk kelle boyunlarından ayrılarak yer çekimine yenik düşsündü.Bu daha evla idi.Hala öyle!
Bir toprak parçası kime aittir?
Bu aitliğin delili nedir?
Buna kim karar verir?
Düşün,bir daha düşün,iyice bir düşün..
Her düşüncenin arkasında potansiyel fikir gebeliği yatar.Bu gebelik muhakeme kabiliyetinin bir sonucudur.Muhakeme kabiliyeti de potansiyel varlığa entegre edilmiş nesneyi özneye dönüştüren en kritik aksamdır.İnsan bu aksama ve donanıma sahip olmakla çok ciddi bir yükün altına girmiştir.Çünkü muhakeme kabiliyetiyle beraber insan artık hüküm vermek zorunda kalmıştır.
Hüküm vermek sorumluluğu da beraberinde getirir.Verdiği hükmün hesabının sorulacağını gören insan bu sorumluluktan kaçma yoluna gider.Bunu da taklit ile fanatiklik ile yapar.Fakat yanılmaktadır.Çünkü başkalarının çıkarımlarını,başkalarının hükümlerini mutlaklaştırarak aslında yine bir hüküm vermiş olurlar.Böylece sorumluluktan yine kaçamazlar.Başkalarının çıkarımlarını mutlak doğru,mutlak iyi olarak gören de esasen bu çıkarımları mutlaklaştırma hükmünü bizzat kendisi vermiş olur.
Gerek siyasi grup,ideolojiler ve sosyal hareketlerde,gerekse tarikat ve cemaatlerde bu taklit hastalığına çok sık rastlanmaktadır.Bilmeden bildiğini sanan,görmeden gördüğünü sanan,duymadan duyduğunu sanan insan;bu zannının bedelini ötekinin gölgesi gibi yaşayarak kısmen ödemekte fakat bunu dahi iyi,doğru,güzel zannetmektedir.
Bir sonraki sorgulama “zan” ile ilgili olabilir.