2 Kasım 2014 Pazar

Savaş Felsefesi Üzerine

Savaş Felsefesi Üzerine


 


Bu yazımda savaş felsefesi üzerine kısaca tartışmayı deneyeceğim. İşe öncelikle “savaş” kelimesinin kökenini araştırarak başlayalım. Divanü Lügati’t Türk’te geçtiği şekliyle örnekler ve açıklamalar şu şekildedir:


  1. “Saw” Mesel [atasözü].

  2. “Saw” Kıssa.

  3. “Saw” Hikaye [anlatı].

  4. “Saw” Risale [mesaj].

  5. “Saw” Kelam.

  6. “Saw” Hadis [haberler, sözler].

  7. “Sawaşdı” Çarpıştı.

  8. “Sawlaşdı” Tartıştı, meseller söyledi.

Yukarıda sıraladığım örneklere bakarak “Savaş” kelimesinin kök olarak “Saw” kelimesine dayandığını görmekteyiz. Buradan hareketle “Savaş” kelimesinin etimolojisinde bir iddia, tez, haber, hatta düşüncenin yattığı aşikardır. Ayrıca bu kelimenin yoğun aksiyon içerdiği çıkarımını da yapabiliriz. Çünkü tartışma, atışma eylemlerinin şiddeti arttırdıkça “Sawlaşmaq” fiilinin fiziksel anlamda işteş bir “Sawaşmaq” fiiline dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca herhangi bir fiziksel saldırı barındırmayan “Sawlaşmaq” eylemi herhangi bir şekilde şiddete evrildiğinde bu “Savaş” adını alıyor. Biz “Savaş” kelimesini kullanırken devinimsel ve fiziksel bağlamda tarafların birbirine fiziksel anlamda zarar verme, öldürme, yok etme, sindirme boyutunu kastedeceğiz. Şimdi “Savaş Felsefesi” üzerine yapacağımız tartışmaya geçebiliriz.


İnsan’a özgü varoluşsal bir kabiliyet olan düşünme yetisi, küçük bir sorunu da beraberinde getirmiştir: “anlam kaygısı”. İnsan doğası gereği “şey” leri anlama ihtiyacı hisseder. Bunu tamamen pragmatik bir düzlemde düşünen ve yaşayagelen insanlık, “şey” leri düşünürken yine çok önemsiz ve küçük bir ayrıntıyı unutmuştur: “kendisini anlamayı” ve “şeylerin mahiyetini”. Doğanın deviniminde şahit olduğu döngüler insanı öncelikle “canılığını devam ettirme” ye yöneltmiştir. “Şey” lerin anlamıyla ilgili düşüncelerini canlılığını devam ettirmeden keşfedip, geliştiremeyeceğini anlayan insan temelde acil bir özsavunma refleksi geliştirmeye başlamıştır. Bu refleksin diğer canlılarda da var olduğunu görerek varlığın harmonisine kendi savunmasını da bir nota olarak kaydettirmiştir.


Salt pragmatik bağlamda “şey” leri değerlendiren insan, onların varoluşsal mahiyetini anlamaya çalışmamıştır. Eyleyegeldiklerinin temelinde “Bana faydası ne?” sorusu yatmaktadır. Bu da öncelikle güvenlik ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılama dürtüsünün dışavurumudur. Böyle bakıldığında masum görünme ihtimali olan insanlığın zaman içerisinde harmoniyi terk edip nasıl bir bozguncuya, canavara dönüştüğünü ileride göreceğiz.


Varolanların içerisinde varolmayı devam ettirme istenciyle yanıp tutuşan insan, yukarıda belirttiğimiz gibi “kendisini ve eşyanın mahiyetini anlamayı” gözardı etmiştir. Gözardı etmiştir demekten kastım onları yalnızca duyularıyla algılayıp en pratik anlamda basit ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasıdır. Halbuki bu “zan” dan öteye gidemez. Yalnızca görerek, duyarak, tadarak hakikatin bilgisine ulaşılamaz. Bilgi ve varlık üzerine olan merak bu şekilde tatmin edilemez. Yalnızca yeme içme, birilerine efendi olma, suni kölelere sahip olmayla zihni kemiren felsefi sorulara cevap verilemeyeceği gibi “değer” kavramı da tanımsız kalır. İşte tam bu noktada insanın bozguncu, işgalci yönü zuhur eder. Çünkü “değer” siz bir yaşam cazibesiyle başını döndürmüştür. Dolayısıyle akılsız dönen başa sahip olmanın sonucu da kesilen başlarla, dökülen kanlarla, yapılagelen zulümlerle tarih sahnesinde apaçık ortadadır.


Burada insanların neden toplumlar oluşturduğunu tartışmayacağız. Bunun için insanın salt çıkarcı yönünü düşünmek kafidir. Bizim konumuz “Ne oluyor da insan savaşıyor?”. Evet! Hiçbir insanı bir ağaçla tartışırken göremezsiniz. Yada bir taşı ağaca bağlayıp işkence ettiğine şahit olmazsınız. Çünkü ne ağacın nede taşın herhangi bir tezi, düşüncesi, anlatacak bir hikayesi yani “sav” ı yoktur. “Sav” ı olmayanla savlaşılamayacağı gibi savaşılamaz da. Tabii olarak ne oluyor da insan savaşıyor sorusundan önce insanın “sav” sahibi olma durumuna dikkat edersek bu noktada insanın bilinçli bir mekanizmaya sahip olduğunu görürüz. Oluş ve bozuluş evreninde oluşu ve bozuluşu salt duyuşsal çıkarımlarla anlamaya çalışmak sahip olunan bilinçli mekanizmayı yeterince kullanmamak demektir. Platon’un bahsettiği hakikat; sürekli değişen bir oluş bozuluşun içerisinde değişmeyen bir şeydir. Duyular ancak ve ancak oluşan ve bozulan yani değişen şeyleri birbirine kıyasla algılayabilir. Fakat tarih göstermiştir ki insan türünün “hakikat” gibi bir derdi yoktur. Bunun sonucunda da insan “kan döken, bozgunculuk çıkaran, saf çıkarcı davranan” bir yaratığa dönüşmüştür.


Hakikat gibi bir derdi olmayan insan “değer problemini” de halledememiştir. “Değer” addettiği şeyler esasen tarihsel zaman ve toplumlara göre değişen relatif normlardan ibarettir. “Değer” in yerine “Norm” u, “Hakikatin” yerine halihazırda yaşanagelen geleneği koymuştur. Bu durum iki önemli şeyi beraberinde getirmiştir. Birincisi gücün hakimiyeti, ikincisi gücün haklılığı. Değer üzerine kafa yormayan insan “hak” kavramına da sahip olduğu manayı verememiş ve “hak” kavramını çarpıtmıştır. Tabii olarak “hak” kavramını anlamlandıramayan insanın “hakikati” bilmesi gülünç bir durum olurdu. Esasen anlam odaklı, değeri algılayan ve üreten, hakikati araştırıp üzerine kafa yoran bir varlık olması beklenen insan bunları ıskalamıştır. İnsanlığın günümüzde içerisinde bulunduğu vehametin en temel sebebi de işte bu ıskalamadır.


Sahip olduğu kritik düşünme, sorgulama potansiyeli adeta felç edilmiş olan insanlık mefluc bir mukallid olmuştur. İyiyi, doğruyu, hakikati, bilgiyi, varlığı sevmesi gerekirken o gücü sevmeyi, çıkarı sevmeyi, hatta güce ve kendi çıkarlarına adeta tapmayı tercih etmiştir. Dolayısıyle ölümlü olan sahte bir tanrı yaratılmıştır. İnsan denen bu tanrının ölçüsü yoktur. Kanunu kendi işine geldiği gibi yazar, siler. Hayatların devam edip etmeyeceğine de aynı keyfi yöntemle karar verir. O’na göre bir güç hükümranlığı oluşturmak kafidir. Güçsüz olanların zulme uğradığı, Sokrates gibi eleştirel düşünenlerin idam edildiği, düşünmenin bile tehlikeli olduğu bir yaşam tasavvurudur bu. Bunların herhangi bir “sav” ları olamayacağından “savlaşamazlar”, beyinsizliklerini ötekilere dayatarak, vurarak, kırarak, öldürerek kabul ettirmeyi denerler. Esasen “hak” denen kavramın istencinin belki de en son noktası olması gereken ilkeli bir “savaş”, zalimlerin elinde keyfi bir katliam halini almıştır. “Savaş” ın bir ilkesi, değeri, hakkı olması gerekirken bunun yerine “güç, çıkar, zulüm” entegre edilmiştir.


Günümüzde “ilkeli bir savaş” göremiyorum. Gördüğüm şey “güçlünün zayıfı öldürdüğü, köleleştirdiği, taciz ettiği, zulmettiği onursuz bir senaryo” dan ibarettir. Son olarak insanlığın yaşayageldiği tüm sorunların “hakikatsizlikten” kaynaklandığını belirtip şimdilik tartışmamı bitiriyorum.



Savaş Felsefesi Üzerine

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder