2 Kasım 2014 Pazar

Savaş Felsefesi Üzerine

Savaş Felsefesi Üzerine


 


Bu yazımda savaş felsefesi üzerine kısaca tartışmayı deneyeceğim. İşe öncelikle “savaş” kelimesinin kökenini araştırarak başlayalım. Divanü Lügati’t Türk’te geçtiği şekliyle örnekler ve açıklamalar şu şekildedir:


  1. “Saw” Mesel [atasözü].

  2. “Saw” Kıssa.

  3. “Saw” Hikaye [anlatı].

  4. “Saw” Risale [mesaj].

  5. “Saw” Kelam.

  6. “Saw” Hadis [haberler, sözler].

  7. “Sawaşdı” Çarpıştı.

  8. “Sawlaşdı” Tartıştı, meseller söyledi.

Yukarıda sıraladığım örneklere bakarak “Savaş” kelimesinin kök olarak “Saw” kelimesine dayandığını görmekteyiz. Buradan hareketle “Savaş” kelimesinin etimolojisinde bir iddia, tez, haber, hatta düşüncenin yattığı aşikardır. Ayrıca bu kelimenin yoğun aksiyon içerdiği çıkarımını da yapabiliriz. Çünkü tartışma, atışma eylemlerinin şiddeti arttırdıkça “Sawlaşmaq” fiilinin fiziksel anlamda işteş bir “Sawaşmaq” fiiline dönüştüğünü rahatlıkla söyleyebiliriz. Ayrıca herhangi bir fiziksel saldırı barındırmayan “Sawlaşmaq” eylemi herhangi bir şekilde şiddete evrildiğinde bu “Savaş” adını alıyor. Biz “Savaş” kelimesini kullanırken devinimsel ve fiziksel bağlamda tarafların birbirine fiziksel anlamda zarar verme, öldürme, yok etme, sindirme boyutunu kastedeceğiz. Şimdi “Savaş Felsefesi” üzerine yapacağımız tartışmaya geçebiliriz.


İnsan’a özgü varoluşsal bir kabiliyet olan düşünme yetisi, küçük bir sorunu da beraberinde getirmiştir: “anlam kaygısı”. İnsan doğası gereği “şey” leri anlama ihtiyacı hisseder. Bunu tamamen pragmatik bir düzlemde düşünen ve yaşayagelen insanlık, “şey” leri düşünürken yine çok önemsiz ve küçük bir ayrıntıyı unutmuştur: “kendisini anlamayı” ve “şeylerin mahiyetini”. Doğanın deviniminde şahit olduğu döngüler insanı öncelikle “canılığını devam ettirme” ye yöneltmiştir. “Şey” lerin anlamıyla ilgili düşüncelerini canlılığını devam ettirmeden keşfedip, geliştiremeyeceğini anlayan insan temelde acil bir özsavunma refleksi geliştirmeye başlamıştır. Bu refleksin diğer canlılarda da var olduğunu görerek varlığın harmonisine kendi savunmasını da bir nota olarak kaydettirmiştir.


Salt pragmatik bağlamda “şey” leri değerlendiren insan, onların varoluşsal mahiyetini anlamaya çalışmamıştır. Eyleyegeldiklerinin temelinde “Bana faydası ne?” sorusu yatmaktadır. Bu da öncelikle güvenlik ve fiziksel ihtiyaçlarını karşılama dürtüsünün dışavurumudur. Böyle bakıldığında masum görünme ihtimali olan insanlığın zaman içerisinde harmoniyi terk edip nasıl bir bozguncuya, canavara dönüştüğünü ileride göreceğiz.


Varolanların içerisinde varolmayı devam ettirme istenciyle yanıp tutuşan insan, yukarıda belirttiğimiz gibi “kendisini ve eşyanın mahiyetini anlamayı” gözardı etmiştir. Gözardı etmiştir demekten kastım onları yalnızca duyularıyla algılayıp en pratik anlamda basit ihtiyaçları doğrultusunda kullanmasıdır. Halbuki bu “zan” dan öteye gidemez. Yalnızca görerek, duyarak, tadarak hakikatin bilgisine ulaşılamaz. Bilgi ve varlık üzerine olan merak bu şekilde tatmin edilemez. Yalnızca yeme içme, birilerine efendi olma, suni kölelere sahip olmayla zihni kemiren felsefi sorulara cevap verilemeyeceği gibi “değer” kavramı da tanımsız kalır. İşte tam bu noktada insanın bozguncu, işgalci yönü zuhur eder. Çünkü “değer” siz bir yaşam cazibesiyle başını döndürmüştür. Dolayısıyle akılsız dönen başa sahip olmanın sonucu da kesilen başlarla, dökülen kanlarla, yapılagelen zulümlerle tarih sahnesinde apaçık ortadadır.


Burada insanların neden toplumlar oluşturduğunu tartışmayacağız. Bunun için insanın salt çıkarcı yönünü düşünmek kafidir. Bizim konumuz “Ne oluyor da insan savaşıyor?”. Evet! Hiçbir insanı bir ağaçla tartışırken göremezsiniz. Yada bir taşı ağaca bağlayıp işkence ettiğine şahit olmazsınız. Çünkü ne ağacın nede taşın herhangi bir tezi, düşüncesi, anlatacak bir hikayesi yani “sav” ı yoktur. “Sav” ı olmayanla savlaşılamayacağı gibi savaşılamaz da. Tabii olarak ne oluyor da insan savaşıyor sorusundan önce insanın “sav” sahibi olma durumuna dikkat edersek bu noktada insanın bilinçli bir mekanizmaya sahip olduğunu görürüz. Oluş ve bozuluş evreninde oluşu ve bozuluşu salt duyuşsal çıkarımlarla anlamaya çalışmak sahip olunan bilinçli mekanizmayı yeterince kullanmamak demektir. Platon’un bahsettiği hakikat; sürekli değişen bir oluş bozuluşun içerisinde değişmeyen bir şeydir. Duyular ancak ve ancak oluşan ve bozulan yani değişen şeyleri birbirine kıyasla algılayabilir. Fakat tarih göstermiştir ki insan türünün “hakikat” gibi bir derdi yoktur. Bunun sonucunda da insan “kan döken, bozgunculuk çıkaran, saf çıkarcı davranan” bir yaratığa dönüşmüştür.


Hakikat gibi bir derdi olmayan insan “değer problemini” de halledememiştir. “Değer” addettiği şeyler esasen tarihsel zaman ve toplumlara göre değişen relatif normlardan ibarettir. “Değer” in yerine “Norm” u, “Hakikatin” yerine halihazırda yaşanagelen geleneği koymuştur. Bu durum iki önemli şeyi beraberinde getirmiştir. Birincisi gücün hakimiyeti, ikincisi gücün haklılığı. Değer üzerine kafa yormayan insan “hak” kavramına da sahip olduğu manayı verememiş ve “hak” kavramını çarpıtmıştır. Tabii olarak “hak” kavramını anlamlandıramayan insanın “hakikati” bilmesi gülünç bir durum olurdu. Esasen anlam odaklı, değeri algılayan ve üreten, hakikati araştırıp üzerine kafa yoran bir varlık olması beklenen insan bunları ıskalamıştır. İnsanlığın günümüzde içerisinde bulunduğu vehametin en temel sebebi de işte bu ıskalamadır.


Sahip olduğu kritik düşünme, sorgulama potansiyeli adeta felç edilmiş olan insanlık mefluc bir mukallid olmuştur. İyiyi, doğruyu, hakikati, bilgiyi, varlığı sevmesi gerekirken o gücü sevmeyi, çıkarı sevmeyi, hatta güce ve kendi çıkarlarına adeta tapmayı tercih etmiştir. Dolayısıyle ölümlü olan sahte bir tanrı yaratılmıştır. İnsan denen bu tanrının ölçüsü yoktur. Kanunu kendi işine geldiği gibi yazar, siler. Hayatların devam edip etmeyeceğine de aynı keyfi yöntemle karar verir. O’na göre bir güç hükümranlığı oluşturmak kafidir. Güçsüz olanların zulme uğradığı, Sokrates gibi eleştirel düşünenlerin idam edildiği, düşünmenin bile tehlikeli olduğu bir yaşam tasavvurudur bu. Bunların herhangi bir “sav” ları olamayacağından “savlaşamazlar”, beyinsizliklerini ötekilere dayatarak, vurarak, kırarak, öldürerek kabul ettirmeyi denerler. Esasen “hak” denen kavramın istencinin belki de en son noktası olması gereken ilkeli bir “savaş”, zalimlerin elinde keyfi bir katliam halini almıştır. “Savaş” ın bir ilkesi, değeri, hakkı olması gerekirken bunun yerine “güç, çıkar, zulüm” entegre edilmiştir.


Günümüzde “ilkeli bir savaş” göremiyorum. Gördüğüm şey “güçlünün zayıfı öldürdüğü, köleleştirdiği, taciz ettiği, zulmettiği onursuz bir senaryo” dan ibarettir. Son olarak insanlığın yaşayageldiği tüm sorunların “hakikatsizlikten” kaynaklandığını belirtip şimdilik tartışmamı bitiriyorum.



Savaş Felsefesi Üzerine

15 Mayıs 2014 Perşembe

Türkiye'de algı durumları ve girdaplaşan zihinler - 2 (Soma Örneği)

Türkiye’de algı durumları ve girdaplaşan zihinler – 2 (Soma Örneği)


Evvela Soma’da ölen herkese ALLAH merhamet etsin. Amin.


Bu yazımda;genelde halkların,özelde Türkiye halkının güncel olay ve çok hayat kaybı olan durumlara gösterdikleri reaksiyonların ideolojik,politik yönlerini tartışmaya çalışacağım.

Toplum bizatihi kendisi mutlak doğal bir oluşum değildir.Çünkü onu oluşturan en önemli unsur insandır.İnsan halkların halk olmaklığının öncülüdür.

Dolayısıyle öncülü olan bir oluşumun mutlaklığından bahsedilemez.Tabii insan da kendi türünün çoğulculuğundan istifade ederek kendi kendisini kutsayıp mutlak ilan edemez.

Bir yönüyle bundan ötürüdür ki toplum insan hayatı ve temel insan hak ve özgürlükleri alanında bunların aleyhine karar alamaz.Ayrıca bu kararları başkalarını vekil tayin ederek de aldıramaz.

Toplumun tek sesle dahi olsa etik oluşturma hakkı bulunması saçmadır.Çünkü toplumun hareket mekanizması insana,zamana,mekana,normlara,algılara ve daha birçok değişkene bağlıdır.


Toplumların yaptığı/yapacağı ahlak yasalarını tarihsel zamanla ilişkilendirip bunu çeşitli baskı türleriyle uygulamaya koyması zulümdür.Zulüm bir yönüyle; gücü keşfeden insanın,gücün büyüsüne kapılması,ardından bu büyüden çevresindeki zihinlere küçük haz parçacıkları dağıtarak kendi konumunu korumayı hedeflemesi ve buna da demokrasi demesi ile farklı renk ve şekillerde tezahür etmeye başlamıştır.Bundan dolayıdır ki birbirini ötekileştiren insan toplulukları ne hikmetse “mutlak mazlum”u kendisinin, “mutlak zalim”i ise ötekinin bir vasfı olarak belirlemiştir.Kendi yaptığı “hak” ötekinin yaptığı “zulüm” olmuştur.Bu hemen her grup için söylenebilir.Ve gücün el değiştirmesi ne yazık ki sadece zulmün yönünü değiştirmiştir.


İnsan temelde kendi tahayyülünün ürünü olan bir “kendi olma” durumunu “benlik” adı altında özel bir “ben” olarak yaşar. Buna herhangi bir itirazım olduğunu söyleyemem.

Fakat “kendi olma” durumunu kendi benliğine ve düşüncesine mal etmeksizin tamamen ötekini taklid üzerinden tanımlıyorsa;hatta bu tanımlamayı bile kopyalıyorsa o halde sağlıklı bir “ben” algısından bahsedilemez.Bu tip bir insan sorumsuzdur.Sorumsuzluğundan dolayı körleşmiştir.Akletme kabiliyetini örtmüştür.Bu tip insan ötekinin zannını hakikat addederek yaşar.Tepkilerini de ona göre verir.


Bu türün:


Politik tipleri: Kendini bir siyasi grup üzerinden tanımlar veya siyasi bir kişi üzerinden tanımlar ve o gurubu yada kişiyi mutlaklaştırır.Onların yapıp ettiklerini sorgulamaz,eleştirmez,kutsallık atfeder,yüceltir..Bu grup veya kişiler ister yakın zamanda ister geçmişte olsun farketmez.


İdeolojik tipleri: Etkilendikleri fikirlere körü körüne saplanırlar.Etkilenişlerinin iç dünyalarında yaktığı ilk kıvılcımın doğasını düşünmeyi akıllarına bile getirmezler.Aklın ilkelerinden bihaberdirler.Dolayısıyle aklın işleyiş zincirindeki bir halka kopmuş ve bu tipler de büyülenmişlerdir.


İnsanın “ölüm” ile ilgili duygulanımı mecburen ötekilerin ölümü üzerinden olacaktır.Bununla ilgili yaşadığı duygu durumlarından emin olamayışı da bir belirsizlik korkusunu beraberinde getirir.Tecrübe ederek deneyimleyemediği bir durumu uzak gören insan “ötekinin ölümü” ile bu durumu hatırlamak zorunda kalır.Üzülür,öfkelenir,acıma hisseder,korkar.Bütün bu duyguları kuvvetle muhtemel kendi varlığına en büyük tehdit olarak gördüğü,ne şah ne padişah ne işçi ne emekçi,ne dindar,ne de atesit tanımayan bu “ölüm” belasının kendisine de bir an gelip dadanacağı düşüncesiyle hisseder.

İnsanın “ölüm” ile ilgili tutumları ve duygu durumları bu minvalde anlaşılmaya yakın görünmektedir.Fakat toplumun “ölüm” ile ilgili tutumları ve duygu durumları bir bireyin algıladığından farklı seyreder.Toplum kendi bağrında bulundurduğu gruplarla şizofren bir yapıya sahiptir.Toplum kimlik karmaşası yaşamaktadır.”Ölüm” ile ilgili tutumunu ve duygulanımını özelde her bireyin kendine yaptığı gibi değil de bunu “siyasi görüşüne,ideolojisine” göre şekillendirir ve bu doğrultuda reaksiyon gösterir.


Belki de bu “ölüm”ü bendesi bulunduğu “grubun/oluşumun/düşüncenin ölümü” üzerinden düşünür.Bu sebepledir ki karşısında bir öteki arar.Bulamazsa oluşturma eğilimine girer.Evrilir.Çevrilir.Sonunda da devrilir.

Yakın zamanda ülkemizde Soma’da olan olay üzerine Türkiye toplumunun bazı reaksiyonlarını görüyorum,bunları yukarıda belirtmiş olduğum tartışma ile değerlendiriyor ve üzülüyorum.


Son olarak; asgari ücretin açlık sınırının altında kaldığı bir ülke düşünün..Emekçinin,işçinin hakkının verilmediği bir ülke.. Düşünmeye bile belki fırsat bulamayan bir madenci düşünün.. Düşünme mekanizması,akletme kabiliyeti uyuşturulmaya çalışılan bir toplum düşünün..Yeni değil üstelik bu çaba belki bin’dir yaşı..Sanal kahramanlar üreten sistem sanal senaryolarıyla sanal yayınlarıyla sanal bir mücadele üretti bin yıldır. Birey ise bu zannı hakikat zannetti.


Sonun sonu:
“Akleden bir topluluk için..” der O.

Kusur bizdedir.

Herşeyi hakkı ile bilen şüphesiz O‘dur.

Selam.


Özgün Öztürk



Türkiye'de algı durumları ve girdaplaşan zihinler - 2 (Soma Örneği)

5 Nisan 2014 Cumartesi

Türkiye'de Algı Durumları ve Girdaplaşan Zihinler - 1

turkiye algi  “Türkiye”..


Dünya haritasını elinize alıp baktığınızda birçok yer göreceksiniz;gerek okyanuslar,gerekse kıtaların konumunu pek de garip karşılamayacaksınız.Jeolojik dönemleri bilmeniz de gerekmiyor.Kafanızı yormayın;yalnızca birkaç saniyeliğine haritaya bakın yeter.Orada bir yer göreceksiniz.Orası kadim kavimlerin yaşadığı kadim toprak;Anadolu.Bir cenine benzer bu topraklar.Nasıl ki ana karnındaki bir cenin amniyon sıvısı ile korunur,beslenir;Anadolu da Karadeniz,Ege ve Akdeniz tarafından korunur ve beslenir.Chomsky‘nin teorisindeki(Doğa ve Dil Üzerine) Marslı Dünya’ya yerleşmek istese;kuvvetle muhtemel Anadolu’yu seçerdi.Bu topraklar bir ağaç kökünden başlayarak insanın ruhuna hitab eder.O’nu sever,korur,kollar.Bu topraklar insanı sever,insanlar da bu toprakları sever.Hatta öyle çok sever ki bazen kan döker toprağa;kurban niyetine!Toprağa düşen kan ile bir süre sonra kendi fani bedeni de buluşur.Kanlar birbirine karışır.


Çok yaşlıdır bu toprak;nice kavimler,uygarlıklar,nice savaşlar,yiğitler,nice dinler gördü tozlu gözleriyle.Felsefe de bu toprağın bağrında yeşerdi,sulandı ve kök saldı cümle aleme.İnsan beşerliğinden sıyrılırken,dönüşen yaratığın düşünce sistemi de burada olgunlaştı.Toprak,analığını fazlasıyla gösterdi insana.O görevlendirilmişti.Görevini ifa etti ve sustu.Şimdi insan konuşur oldu.İnsan çok konuşur oldu.İnsan konuşmakla da yetinmedi;insan,konuştuğunu tartışır oldu.O da yetmedi;insan,tartıştığını dayatır oldu,dayatmasında ısrar etti.Yazık oldu.


Toprak ana:”Ben hepinizim” diye bağırsın dursun kim takar?Şahlar,padişahlar,krallar,imparatorlar tükenmek bilmedi..Herkes biraz kral oldu;konu toprak olunca..İnsan kendi varlığını anlamaya ve anlamlandırmaya gayret etmek yerine,ötekini tehdit etmeyi,hatta yok etmeyi şiar edindi.Kanla,nefretle,hırsla beslediği canavar;günü geldi aile oldu,sonra aşiret,sonra da devlet..Şimdi durdurmaya da mecali yok ya ilginçtir.Neyse!Yakın geçmişten bahsedelim.. Anadolu;üzerinde kumar oynanmış bir masa,titreyen ellerin böldüğü ekmeğe şahit olmuş bir karınca,kurdun kuzuyu kaptığı bir derin orman,Kabillerin Habilleri ölüme sürüklediği bir patika,uykusu bölünen bir bebeğin biçare çığlığıdır.Dertlidir Anadolu.Halinden anlayan olmaz ki dil döksün.Mahzun Anadolu.


Thales’tir,Yunus’tur Anadolu.Thales ki çileli bir insan,düşünen ve sorgulayan,anlamaya çalışan,suya hayran olan;belki de hasret kalan.Yunus ki tevazu sahibi,barış çiçeğinin en dirayetli polenlerinden biri.Ama bak zamanın oynadığı oyuna.İnsan düşünmez olmuş,tevazuyu çoktan vurmuş.Anlamı gömmüş,hırsın güdümüne dönmüş.Herkesin silahında bulunan mermi namlusunda ters dönmüş.Siyasi cepheler sorgulama ve eleştirmeyi çoktan unutmuşlar.İnsan denen varlığın varolma haklarına dil uzatır olmuşlar.Düzen,celladın kurumsallaşmış haline benzemekte artık..İnsanlar gölgelere dönüşmüş çoktan!


Gölgeler kuklacının elinde gölgesiz birer oyuncak olmuş.”cı,cu,çı,çu,ist,izm,li,lu” gibi ekler iliklere zerkedilmiş birer zehre evrilip bütün organlara sirayet etmiş.Tabii sahibini de felç etmiş.Herkes bir diğerine göre cahil,herkes bir diğerine göre katil,herkes bir diğerine göre hırsız,herkes bir diğerine göre hain ilan edilmiş.Adaletin esamesi okunmaz olmuş.Tevazunun kemikleri çoktan çürümüş.Nefessiz 4 dakika,susuz 4 gün,yemeksiz 40 gün hayatta kalabilen insan türü;ötekinin düşüncesine yaşama imkanı tanımamış ve ona 10 saniye dahi tahammül edememiştir.Halbuki hamalın işidir tahammül,hamala kem gözle bakan kibirlenen beşere tahammül ne gerek!!!



Türkiye'de Algı Durumları ve Girdaplaşan Zihinler - 1

14 Mart 2014 Cuma

Deneme

bu yalnızca bir deneme yazısıdır..



Deneme

Haruki Murakami – Zemberekkuşu’nun Güncesi

Bu yazımda sizlere Haruki Murakami’nin “Zemberekkuşu’nun güncesi” isimli kitabından bahsedeceğim.


Kitabın başkahramanı olan Toru Okada,alışılagelenin aksine sürekli ev işleriyle ilgilenen,usta bir ahçı gibi yemek hazırlayan kendi halinde bir adam olarak karşımıza çıkıyor.Karısı da çalışarak evi geçindiriyor.

Kendi halinde sıradan bir yaşam sürerlerken bir gün evin kedisi kayboluveriyor.Bunun üzerine esrarengiz olaylar dizisi birbirini takip ederken,okuyucuyu da bu serüvenin derinliklerine çekiyor.Hikayenin içerisinde bulunan kuyunun Toru Okada’yı kendi içine çektiği gibi okuyucu da okudukça kitabın satırları arasındaki çekim kuvvetine kapılıveriyor.

Murakami’nin betimlemeleri,benzetmeleri,insan psikolojisini analiz edişi ve bunu düşünce-davranış ekseninde aktarşı sanırım sizlerin de hoşuna gidecektir.



Haruki Murakami – Zemberekkuşu’nun Güncesi

Toprak hukuku meselesi üzerine..

Binlerce sene kaç kavim yaşadı yeryüzünde,kaç coğrafyaya yayıldılar,su aynı suydu,toprak aynı toprak.Kaç dil konuşuldu bilinmez.Kutsadıkları,lanetledikleri,istedikleri,istemedikleri oldu hepsinin de.Tanıştılar metruk bir yerde önce.Her biri ötekiydi bir diğerinin nazarında.Bakış bu ya;ne zararı var diyemezdi tabii!Kesin bir zararı dokunacaktı birinin bir diğerine!


Dokundu da!Suyu biri sahiplendi.Öteki toprak benim dedi.Bahçeler kuruldu sınırlar çekildi.Girmesindi kimse kimsenin bahçesine,evine.İlk gelen “benim” diyerek aldı kendisine ait olmayanı.Zimmetine geçirdi su kaynağını,toprak parçasını,dağı,taşı,ovayı.Zarar göreceğim korkusu göreceği zarardan daha büyük infial ve katliamlara sebep oldu.Bahçeden belki bir elma düşecekti ötekinin nasibine,fakat bir elma düşeceğine kırk kelle boyunlarından ayrılarak yer çekimine yenik düşsündü.Bu daha evla idi.Hala öyle!


Bir toprak parçası kime aittir?

Bu aitliğin delili nedir?

Buna kim karar verir?


Düşün,bir daha düşün,iyice bir düşün..



Toprak hukuku meselesi üzerine..

Ötekinin Çıkarımı ve Gölgeler

Her düşüncenin arkasında potansiyel fikir gebeliği yatar.Bu gebelik muhakeme kabiliyetinin bir sonucudur.Muhakeme kabiliyeti de potansiyel varlığa entegre edilmiş nesneyi özneye dönüştüren en kritik aksamdır.İnsan bu aksama ve donanıma sahip olmakla çok ciddi bir yükün altına girmiştir.Çünkü muhakeme kabiliyetiyle beraber insan artık hüküm vermek zorunda kalmıştır.


Hüküm vermek sorumluluğu da beraberinde getirir.Verdiği hükmün hesabının sorulacağını gören insan bu sorumluluktan kaçma yoluna gider.Bunu da taklit ile fanatiklik ile yapar.Fakat yanılmaktadır.Çünkü başkalarının çıkarımlarını,başkalarının hükümlerini mutlaklaştırarak aslında yine bir hüküm vermiş olurlar.Böylece sorumluluktan yine kaçamazlar.Başkalarının çıkarımlarını mutlak doğru,mutlak iyi olarak gören de esasen bu çıkarımları mutlaklaştırma hükmünü bizzat kendisi vermiş olur.


Gerek siyasi grup,ideolojiler ve sosyal hareketlerde,gerekse tarikat ve cemaatlerde bu taklit hastalığına çok sık rastlanmaktadır.Bilmeden bildiğini sanan,görmeden gördüğünü sanan,duymadan duyduğunu sanan insan;bu zannının bedelini ötekinin gölgesi gibi yaşayarak kısmen ödemekte fakat bunu dahi iyi,doğru,güzel zannetmektedir.


Bir sonraki sorgulama “zan” ile ilgili olabilir.



Ötekinin Çıkarımı ve Gölgeler

Test Post from http://www.mefluc.com

Test Post from http://www.mefluc.com http://www.mefluc.com